KÖŞE YAZISI / DENEME
Alınamayan O Sessiz Yer
Bizden alınamayacak tek şeyin nerede durduğu üzerine
Ersin EL · Sayı 07 · Temmuz 2026
Biri size, hiç beklemediğiniz bir anda “Sen kimsin?” diye sorsa ne cevap verirdiniz? İtiraf edelim, çoğumuz hemen dışarıdan başlarız anlatmaya. Ne iş yaptığımızı, hangi unvanı taşıdığımızı, kaç kişinin bizi takip ettiğini, nerede oturduğumuzu, neye sahip olduğumuzu… Sanki kim olduğumuz, üstümüze giydiğimiz şeylerin toplamıymış gibi. Bütün gün de zaten bu “şeyleri” çoğaltmak için koşuyoruz: bir unvan daha, bir beğeni daha, hesapta bir sıfır daha. Ama hiç dikkat ettiniz mi, akşam başımızı yastığa koyduğumuzda o tuhaf soru gene içimizde bir yerde kıpırdar: “Peki bütün bunları birer birer soyup alsalar üstümden, geriye ‘ben’ diye bir şey kalır mı?”
Üstümüze Giydiğimiz O Ödünç Kimlikler
Bir düşünün; dışarıdan bize ait gibi görünen ne varsa, aslında ödünçtür. Unvan bir gün geri alınır, emekli oluruz, koltuk başkasına kalır. Görünüş zamanla değişir; ayna her sabah bunu sessizce hatırlatır bize. Takipçi gelir gider, bir algoritmanın keyfine göre bir görünür bir görünmez oluruz. Sahip olduğumuz şeyler… onlar da her an bir başkasının olabilir. Yani kendimizi üzerine kurduğumuz, o sapasağlam sandığımız zeminin tamamı aslında kiralık — üstelik kontratın ne zaman biteceğini de bilmiyoruz. Ne tuhaf değil mi; bir ömrü, elimizden her an alınabilecek şeylere tutunup “ben buyum” demeye harcıyoruz.
İşte bu yüzden hiç doymuyoruz. Çünkü dışarıdan devşirilen bir kimlik, avucunuzdaki kum gibidir; ne kadar sıkı tutarsanız parmaklarınızın arasından o kadar hızlı akar. Bir zirveye çıkarsınız; orada bir an bile rahat nefes alamadan, gözünüz çoktan bir sonrakine kaymıştır. Çünkü içten içe bilirsiniz: Bu “ben”, başkalarının onayıyla ayakta duruyor; onay çekilirse devrilecek. En çok sahip olanın neden çoğu zaman en huzursuz insan olduğunu hiç düşündünüz mü? Çünkü eli en dolu olanın kaybetme korkusu da o kadar büyür; geceleri onu uyutmayan da zaten odur.
İçeride, Kimsenin Eli Yetişmediği Yer
Ama içimizde bir yer var. Öyle bir yer ki, oraya hiçbir el uzanamıyor. Bütün unvanları geri alsalar, serveti son kuruşuna kadar dağıtsalar, hatta adımızı unutturup bizi bir yabancıya çevirseler — orası yerinde kalır. Gece yarısı, kimse görmüyorken bile neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilen yerdir orası. Bir toplantıda herkesin başını salladığı bir haksızlığa karşı, ağzımızı açmasak bile içimizde “bu doğru değil” deyip duran o sessiz yargıçtır. Kimsenin göremediği, ama bizi biz yapan o sakin çekirdek.
İşin güzel yanı, oraya kimsenin eli yetişmez. Bir insanı korkutabilir, susturabilir, dışındaki her şeyi değiştirebilirsiniz; ama içindeki o sessiz tercihi onun yerine veremezsiniz. Çünkü orası zorla açılmaz; insan o kapıyı ancak kendisi, kendi rızasıyla aralar. Özgürlük dediğimiz şey de belki tam olarak budur: dışarıda her şeyinizi kaybetmiş olsanız bile, içeride hâlâ kendinize ait kalabilen o bir avuç toprak.
İçimizdeki O Sakin Tanık
Bir de şu var: O sessiz yer aynı zamanda dürüst bir tanıktır. Gün boyu rol yaptığımız anları, numara yaptığımız hâlleri, kalabalığa uyalım diye yuttuğumuz o küçük vazgeçişleri — dışarısı hiç görmese de, o içerideki tanık görür. Abartmadan, bir köşeye yazıp biriktirmeden; sadece görür ve bilir. Yüzümüz gülerken içimizin neden burkulduğunu, her şey “yolunda” görünürken geceleri neden gözümüzü tavana dikip kaldığımızı hep o bilir.
Ve işte bu yüzden kendimizden kaçamayız. Dışarıya istediğimiz kadar parlak bir vitrin kuralım, yüzümüze istediğimiz kadar güzel bir filtre geçirelim; o içerideki sakin bakış hepsini görür. Bizi asıl huzursuz eden, çoğu zaman başkaları değil; o sessiz yerle aramızın yavaş yavaş açılmasıdır. Onu inkâr ettikçe yalnızlaşırız; çünkü en çok yabancılaştığımız kişi, sonunda kendimiz oluruz.
Eve Dönmek
Belki de bütün mesele, arada bir durup o yere geri dönebilmek. Telefonu kısa bir süreliğine ters çevirip, bildirimlerin uğultusunu kısıp, “Başkaları ne der?” sorusunu bir kenara bırakıp kendi içimizdeki o sessiz odaya bir uğramak. Orada bizi ne unvanımız karşılar ne takipçi sayımız; yalnızca, bütün bunların altında en baştan beri var olmuş o yalın “biz” bekler. Sabırla, sitem etmeden.
Bu akşam, ev sessizliğe gömüldüğünde, bir anlığına o odaya uğrayın. İçeride biriyle karşılaşacaksınız: yıllardır görmezden geldiğiniz, ama sizi en baştan beri tanıyan biriyle. Sahi, o sessiz yerle — yani kendinizle — en son ne zaman baş başa kaldınız?